15 Mart 2026 Pazar

KARABAŞ DEMETİ




 Dağın mahalleye doğru uzanan yamacını kaplayan bu renk lavantagillerden o çok faydalı ve bir o kadar da az bilinen karabaş otunun marifetiydi. Asabiyete, dolaşım sistemine, hormonlara derken saymakla bitmeyecek bu şifa kaynağı delillerini ayan beyan gösteriyordu zaten. Alameti farikası olan rüzgarla yayılan, esintili vadiden geçerek evlerin aralıklı pencerelerinden teneffüs edilen bu rayiha gönüllerde hoşluk yaratarak etkisini hemen gösteriyordu. Sere serpe ziynetini temaşa ettiren o lavantavari rengi yamaca sürme gibi çekilirdi. Mayısın o itidalsiz güneşinde bir süre salınırlar veya birileri tarafından toplanır demet yapılırlar ya da yeşerdikleri dallarında kuruyup sönerek terk-i diyar ederler. 

   O senenin Mayısında Akdeniz'in o bereketli ovasına bakan yamaçlarda daha bir gürdüler sanki. Liseden arta kalan zamanlarda yürüyüş yapıp uzandığımız yamaçlarda annemle beraber bu familyayla pek bir mülaki olduk; bazen beraber bazen tek başıma... Bir süre kurumada bekletip sonra haşa denilen büyük çuvallara koyuyorduk. Yaz kendini hissettirirken heyecanla beklenen üniversite giriş sınavı vakti gelmişti. Konya'ya sınavdan birkaç gün öncesine bilet almıştım. Yol parası hariç fazla bir harçlığım yoktu. Dert etmemiştim ama annemin fikri gerçekten cazipdi. Anadolu irfanının vücut bulmuş hali, bereketin simgesi elleriyle devşirdiği karabaş demetleriyle dolu çuvalı önüme koymuştu. Konya'da satıp harçlık yapmamı istiyordu. Bir öğrenci için hatrı sayılır bir ticaret olacaktı. Bir şüphe, "acaba satabilecek miydim? " düşüncesi kafamda uçuşurken, "O kadar emek harcanmış zayi olmaz inşallah satarım" diye bir hisle yanıma aldım. Konya'ya varınca ilk iş tarihi çarşıda, Aziziye Camii civarlarında baharatçılar mevkiine uğradım. İlk girdiğim dükkanda bizim karabaş demetleri alıcı buldu.  Her çocuğun yaşaması gereken hoş bir duyguydu bu; emek ve karşılık hissiyatı. Günümüzde eksik olan, doyumsuzluğa, öfkeye, egoizme kapı aralayan hazırcılığın tam karşıtı... 

Karabaş Demetleri... Şimdi bilmem açılıp da süsler, şenlendirir misiniz tabiatı, yetişir misiniz bir çocuğun maruzatına ya da halinizi hatrınızı sorar mı bir Ayşe teyze... 




5 Aralık 2024 Perşembe

Çizgili Pijamalı Çocuk ; Elektrikli Tellerle Ayrılan Çocukluk Hayalleri ve Gerçeğin Acımasızlığı


 


Sinema ve Edebiyat birbirini besleyen, anlam katan ve zenginleştiren yönleriyle simbiyotik bir ilişki içindedir diyebiliriz. "Çizgili Pijamalı Çocuk", yazın dilinin imgelemlerinin beyaz perdeye aktarılmasında taşıdığı kaygılar ve bilhassa çocuk dünyasının algılarıyla tasviri tam manasıyla aktarabilme gayreti yönünden incelenmesi gereken eserlerdendir. Hikayesini tarihin acılarla dolu sayfalarından almıştır ve bu dramatik geçmişin örüntüleri içinde, travmatik hadiseler zincirinin arasında insana, masumiyet ve sevgiye dair bir öykülemeyi bir çocuğun gözlerinden yapmaya çalışmıştır. İrlandalı yazar John BOYLE' un 2006' da yayımlanan eseri görünüşte bir çocuk romanı izlenimi verse de esasında  öyle olmadığı söylenebilir. Kitlesi çocuklar kadar yetişkinlere de hitap eden bir "Holokost" romanıdır diyebiliriz. Kitabın Türkçe çevirisini okuyanlar kapak kısmında şu yazıyla karşılaşırlar; " bu kitabı okumaya başladığınızda dokuz yaşında bir çocukla yolculuğa çıkacaksınız, ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil." Filmi izleyenler ya da kitabı okuyanlar temanın salt çocuk düzleminde ve çocuklar için olmadığını anlayabilirler. Lakin bu çocukların okuyamacağı anlamına gelmez. Pek tabi belirli bir yaş düzeyi üzeri çocuklar için oldukça uygun bir çalışmadır. Kitabın ana karakteri Bruno'nun babası Nazi Almanyası' na bağlı bir SS subayıdır ve bu bağlamda Polonya'da toplama kampında görevlendirilmiştir. Büyümüş olduğu memleketinden ve arkadaşlarından ayrılıp çok farklı bir diyara taşınacaklardır. Çocukluk çağlarında başka bir yere taşınmak bir heyecanı da beraberinde getirse de Bruno bu farklı çevreye alışmak da zorlanacaktır. Bir merakla etrafı keşfetmek arzusunda olan kahramanımızın dışarıda serbestçe dolaşmasıda yasaktır. Zira yeni evleri tarihin tanık olduğu en dramatik insan trajedilerinden birine ev sahipliği yapan *Auschwitch*  Nazi toplama kampına komşudur. Bruno evlerinin odalarından kampı ve oradaki mahkumları görür ki anne Elsa bundan çok rahatsızlık duymaktadır.




Brono evlerinin penceresinden gördüğü bu yerin bir çiftlik olabileceğini düşünür. Çok sayıda ve geniş bir araziye yayılan barakalar, aralarda barakalardan büyükçe kırmızı küçük tuğlalardan yapılar, büyük bacalarından duman tüter vaziyette görünen evler... Ama bu bacalar bildiği gibi değil oldukça cüsseli idi. Çizgili pijamalı işçiler ve arada yer yer onların çizgili pijamalı çocukları da görmekteydi. Bruno ablası Gretel ile kampla alakalı konuşarak merakını gidermeye çalışır ve orayı görmek istediğini söyler; babası Ralf kampta gördüğü kişilerin insan olmadığını söyler. Bu Bruno'nun kafasında karma karışık düşünceler oluşturur. Yine de birşeyler onu cekmekteydi ve sonunda cesaretini toplayarak evin arkasından yeşillik ve ağaçlık bir bölgeden geçerek demir tellerin yanında bulur kendini. Tellerin diğer yanında gördüğü ufak tefek kendine başına oynayan bir çocuk görür. Kendisiyle aynı yaşta olduğunu sonradan öğrenecegi çocuğa selam vererek sohbet etmeye başlar. Konuştukça farkeder ki aynı gün doğmuşlardır. Yeni arkadaşının ismi Shmuel'dir ve aralarındaki arkadaşlık günler ilerledikçe gelişir. Tüm bunlar olurken Bruno'nun annesi kampta olup bitenlerden haberdar olmuştur. Bu onda rahatsızlık meydana getirir ve eşine oradan ayrılmak istediğini söyler. Bruno'nun babası bir süre idare etse de ailesiyle böyle bir ortamda uzun süre kalamayacağını anlar ve düşüncesini sonra onlara da açıklar. Geldiği ilk günlerde sevineceği bu haber Bruno'da üzüntüye yol açar. Buradan taşınmak arkadaşı Shmuel'den ayrılmak anlamına gelmektedir. Bu durumu arkadaşına haber verir. Bu esnada Shmuel de kampta sıkıntılı günler geçirmekteydi. Babası bir anda ortadan kaybolmuştu ve hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Arkadaşını bu zor zamanlarında yalnız bırakmak istemeyen Bruno bu son günlerinde on yardımcı olmak ister. Shmuel Beuno'ya kamp içinde fark edilmemesi için çizgili pijamalardan giydirir ve tel örgülerin geçerek Shmuel'in babasını aramaya koyulurlar. Hadiseler elbette ki bu saatten sonra daha bir trajik hale bürünür; sonunu anlamak hiç de zor olmasa gerek.




Avrupa' nın farklı güzergahlarından vagonlara bir mal gibi istiflenmiş, yaşlısı genci ve çocuğuyla insan yığınlarının demir rayların üzerindeki son durağının bir meçhule açılan kapısını görüyoruz. Bu kapıdan geçince artık bir ismin , kariyerin, mesleğin ve kişiliğin tamamen ortadan kayboluyor. Seni ifade edebilecek zevkine göre bir kıyafet de kalmıyor. Film ve romanda bir çocuğun gözünde masumlaşan bu çizgili pijamalar yüzbinlerin ortak kıyafeti ve kaybolmuşluklarının sembolü. Tek tip kıyafet ve saç traşının yanında mahkumlar numaralandırılıyor ve bir isimleri bile kalmıyor. Artık onlar isimsiz, kıyafetsiz meçhule giden bir insan kalabağından ibaretler.






Her ne kadar film ve romanda teller iki çocuğun dünyasını ayıran bir bahçe teli gibi tasvir edilse de gerçekte çok tehlikeli ve geçmek isteyene ölümü göze aldıracak fiziki özelliklere sahipti. Elektirik yaklaşmayı ürkütücü hale getirdiği gibi nöbet tutan Nazi askerleri ve kulelerle de gözlemlenmekte ve kaçma teşebbüsünde bulunanlar direk öldürülmekteydi. Nasyonel Sosyalist Parti propagandası içinde ve Adolf Hitler önderliğinde gerçek yüzü birebir dışarıya yansıtılmayan bu ölüm barakaları bazı dönem belgesellerinde üretimin yapıldığı , insanların eğitildiği ve çalışma disiplini kazandırıldığı; çocuklar için eğitim ve eğlence faaliyetleri düzenlenildiği gibi gerçeği yansıtmayan bir şekilde servis edilmiştir. Bu işkence yuvasında herşey kontrol altındaydı. Kişisel manada hiçbir şey söz konusu değildi. Lakin kontrol edilemeyen tek şey insanın zihinsel yapısı ve düşünceleri idi. İnsana dair birşeyler de yüreklerde yaşıyordu. Bu çalışmada da yazar herşeye rağmen bu bataklıkta bir güzellik bulma yolunu gitmiş, bir çocuğun hayal dünyasından tarihin bu büyük trajedisi içinde insanlığa ve sevgiye dair birşeyler işlemeye çalışmıştır.













9 Aralık 2023 Cumartesi

Solaris (Andrei TARKOVSKY); Bir Filmden Fazlası...

Selam uykusuzlar...

Ahmet Hamdi TANPINAR  "Beş Şehir" isimli eserinde kent tasvirini yaparken; "ya bu şehir sizi içine çeker ve bırakamazsınız ya da ona ebediyyen yabancı kalırsınız"  der. TARKOVSKİ filmleri de bir manada öyledir diyebiliriz. Hiç tanımaz , tanımak da istemeyebilirsiniz ya da bazı kesitleri ve sözleri tıpkı bir vecize gibi aklınızda kalır. Her filminde bu zenginliği bulmak mümkün olsa da Solaris gibi bir uyarlama bilim-kurgunun içinde bunu görmek daha farklı duygular uyandırıyor.


Soğuk Savaş döneminde ve yer yer sonrasında da Bilimin ve bazen sanatın tahakküm ve kitleleri etkileme aracı , psikolojik harp malzemesi olarak bariz bir şekilde kullanıldığı dönem; Evet Rusya 1950'lerde "Sputnik isimli basit bir uzay aygıtını yerçekimi etki alanının hemen üzerinde gezdirir. Araç da insan ya da herhangi bir canlı yoktur ancak bu büyük dünya harplerinden sonra dünyanın kabadayılığına soyunan ABD'de büyük infial yaratır. Bu küresel süper güç olma kaygısı taşıyan Birleşik Devletler için bir aşağılık algısı ve kompleks oluşturur ki ilerleyen yılllarda bir dizi çalışmayla "ay macerasına" başlayacaktır. Yani daha kralını -tabi kendince- dünyaya izletmek için APOLLO  serileri başlar. 1960'ların sonunda Ay yüzeyinde Amerikalıları görürüz ki aradan elli senenin üzerinde bir zaman dilimi geçmesine rağmen sıkıcı gelmiş olmalı ki hala kimseyi o günlerdeki gibi zıplarken göremiyoruz. Bu tartışmalı konuyu es geçip başka bir zamana bırakırsak, bu hegomonyanın bilim üzerinden global bir şekilde hissettirilmeye çalışıldığı bu dönemin ardından insanın uzaya açılmasını merkez alan ya da uzay temalı filmleri görürüz. Bunlardan *Star Wars ve Spacey Odesy" gibi klasikleşmiş yapıtların hemen ardından öyle bir eser beyaz perdede kendini göstermiştir ki tüm algıları ve klişeleri yıkmıstır. Solaris' i digerlerinden ayıran alameti farika yerkürenin uzaklarına açılmanın salt bir güç gösterisinden uzaklaşıp insanın evrensel anlamına eğilmesidir diyebiliriz. Bu anlam arayışlarını diyaloglara da bulmak mümkündür. 


Başkarakter Solaris evreninde maddi alemde fani olan değerlerle yüzleşir. Bunlardan biri de kaybetmiş olduğu eşidir. Dünya hayatının ebedi alem öncesi bir geçiş noktası olduğu paradigmasıyla bedenin kaybolsa da aslolan insanın özünün ve manasının yok olmadığı düşüncesi bağlamında bir yolculuğa çıkarır bizi Tarkowski. Filmin derinliği üzerine söylenecek çok şey olsa da muhteviyatın zenginliğini fazla spoiler vermeden göstermek istedim. İzlenilesi bir eser; tıpkı klasik bir edebiyat çalışması gibi bir ömür anekdotlarıyla dimağımıza zenginliğini katacaktır. 

23 Ağustos 2022 Salı

Black Mirror; Hazcılık Temelli Metaverse Dünyaya Doğru

 




Selam Uykusuzlar.

Şöyle bir ilkokul yıllarıma doğru uzandığımda, değişen dünyayla beraber tüketim alışkanlıklarımızın da nasıl evrildigini görebiliyorum. Sokakta top oynarken birden bir ses gelirdi: "Kara Şimşek başlıyor"...  Akabinde evde televizyonu olmayan, komşunun evine gitmekten imtina eden birkaç çocuk hariç kimse sokakta kalmazdı. Sonraki bölüm için de bir hafta beklemek gerekirdi. Ekran tüm cazibesiyle belirli saatte bir çekim kuvveti oluştursa da yerini tekrar reel olana ve sokağa bırakırdı. Tüm tüketim alanlarında olduğu gibi ekranda da kişiyi kendine bağlama ve bir nevi "bağımlı hale getirme" gayesinin meyve verdiğini söyleyebiliriz. Netflix platformunda sunulan *Black Mirror* da bu devasa seçenek havuzunda, dijitalleşen dünyada, tabiri caizse "görünen köy klavuz istemez" diyebileceğimiz bir gidişata dair ipuçları veriyor.




2011' de ilk sezonu yayınlanan ve her bölümü kendi içinde ayrı bir konuya sahip olan bu İngiliz yapımı geliştirdiği hayal dünyası ve fantazi gücüyle realiteden sanal evrene doğru hareketliliğin ve hayatımıza bu karşı konulamaz meylin etkisininin de bir tasviri gibi. Senaryo ve içeriğini sadece bir komplo teorisi olarak görmek çalışmayı çok basite indirgemek olur kanaatindeyim. Digital dünyanın gerçekleriyle yüzleştiğimiz çağımızda bunu yadsımak oldukça güç. Dizi ilk bölümüyle takipçilerine genel anlamda izleyeceği seyir hakkında izlenim vermekte. You Tube  üzerinde kısa bir süre görüntülenip kaldırılsa da hızlı bir şekilde kopyalanıp viral bir izleyici kitlesine ulaşan bir video temanın kilit noktası durumunda. Videoda sandalyede elleri arkadan bağlı vaziyette bir genç kız Başbakan'a seslenmekte. Birileri tarafından canıyla tehdit edilir vaziyette olması konuşmasına ve simasındaki ifadeye yansırken , istemiş olduğu absürd eylemin kaçıranlar tarafından belirlenen saate kadar yapılmazsa öldürüleceği bir girdabın içinde olduğunu anlatmaya çalışıyor. Basın "Broken News" bağlantılarıyla inanılmaz bir baskı oluştururken gizliliğin imkansızlaştığı dijital mecradan videoya ulaşanlar da eylem ülkeyi yöneten bir devlet adamı için yapılması imkansız görünse de diğer tarafta bir canın kurtulması mukayesesiyle bir an önce bitirilmesini istiyor. Ülkede bu hadiseyi merakla bekleyen gözleri görüyoruz. Canlı haber bağlantıları "prenses kaçırıldı" ve saat yaklaşıyor diye yaygara yaparken birtakım devlet kademesi de bundan kaçışın olmadığı düşüncesinde. "Prenses" kavramı da yeni şekillenen dünyada sembolik bir ifade. İngiltere gibi monarşinin ve kraliyetin meşhur olduğu bir toprak da artık prenses saraydan değil halkın içinden. Bir sosyal medya fenomeni, bir sosyal medya prensesi.... Gelişmeler ülkeyi olaya kilitlemiş ve ekranda görülen, gerçekliği teyide muhtaç birkaç dakikalık kaset, düşünmeyen, sorgulamayan, merak ve hedonist duyguların kıskacında olan birey ve toplum için bir çekim merkezi ve dönüşüm mekanizması hüviyetine bürünüyor. Bilim kurgu türünün özgün bir uyarlaması olan Black Mirror ,  birbirinden farklı ve bağımsız bölümleriyle, verdiği mesajlarla üzerinde çok daha uzun durulabilecek, keşfe açık bir yapım. Daha fazla spoiler vermeden ve bazı yorumları da sizlere bırakarak burda nokta koyuyorum.


Sevgilerle...

31 Mayıs 2022 Salı

Ken LOACH ile İnsanın Yaşam Mücadelesine Avrupa Şehirlisi Üzerinden Bakış


Selam uykusuzlar.


Batının nasıl doğuya karşı Oryantalist bir bakış açısı varsa, aynı şekilde doğuda da batıya karşı buna benzer bir anlayış var diyebiliriz. Doğu batıyı müreffef görür genel manasıyla. Lakin İnsan nerede olursa olsun insandır. Bir noktada mücadeleleri, duyguları, arayışları ve ihtiyaçları aynıdır. Gerçekçi ve politik İngiliz sinemasının usta ismi Ken loach, öncesi pekçok hikayesinden de aşina olduğumuz gibi, ekonomik ve beşeri dengesizligin çarkları içerisinde yaşam mücadelesi veren, politik ayrımcılık, gelir dengesizliği, emek sömürüsü mağduru insanın onurlu mücadelesini gözler önüne seriyor.

Dave Johns, Daniel Blake rolünde öykünün kahramanına tam oturmuş bir karakter oyunculuğuyla alkışı hakediyor. Trajedik sahnelerde kendine has ironik ve mizahi üslup da kendini gösteriyor. Yürek burkan bu drama bahsettiğim bu yönleriyle izleyicisini sıkmıyor ve tatlı bir seyir sunuyor. İngiliz komedi filmlerinin de aranılan oyuncusu bu yeteneğini , dramatik ruh halleriyle bir potada eritmis görünüyor. Bu yönüyle Ken loach iyi bir oyuncu seçimi yapmış diyebiliriz. Tabi ki ona eşlik eden bir nevi aynı kaderi paylaşan Hayley Squires de eşinden ayrılmış üç çocuğuyla birlikte hayat mücadelesi veren bir anne rolünde dramaya bütünlük katmış ve mesajın alınmasında oldukça etkili olmuştur.

Ken Loach ilerlemiş yaşına rağmen bu eserinde de sanatını konuşturmuş ve tüm eserleri içerisinde en iyilerinden birine imza atmış. BAFTA Film Ödüllerinde en iyi film kategorisinde başarıya ulaşmış, yönetmenine de Cannes' da dünyanın en prestijli ödüllerinden "en iyi yönetmen" başarısını kazandırmış bu film izleyicisini tatmin etmekte diyebilirim.



Selamlarımla...


22 Mayıs 2022 Pazar

Fellini'nin Roma'sı ve Aidiyet




 Kendini ait hissettiğin şehirleri, mekanları akıp  zamanın acımasızlığı ve değişimin dayanılmaz mukavemetinin izleriyle temaşa etmek denilince aklıma "Fellini'nin Roması" gelir. Yenileşme, kültürün yer yer kırılganlığı ve sanayileşmenin yaşam içindeki ciddi izleri uzun bir aradan sonra nostaljide kendini iyiden iyiye hissettirir. Tıpkı Roma tasvirinde olduğu gibi. Sakinligin yerini kargaşa, homojenligin yerini çok kültürlülük, samimiyetin yerini uzaklaşmalar almıştır. İnsan adeta kaybolmuşcasına yolunu bulabileceği emareleri aramaya koyulur. Gelişme ve yenileşme elbette ki kaçınılmaz ve yerine göre gerekli olsa da bunun plansız ve gelişigüzel olması şehirlerimizin, bununla beraber de kültürümüzün kimliğinden uzaklaşması anlamına geliyor. 

20 Mayıs 2022 Cuma

Muammer Amca ve Karaman'da Geçmişin Tasvirleri



Ortaokul yıllarımda ayrıldığımız ve eşyaları yüklediğimiz  kamyonun kasasından son kez kiracısı olduğumuz, adını hala hatırladığım Muslu Dayının, hemen Emniyet Müdürlüğünün yanında bulunan evine ve Kemal Kaynaş caddesine son kez bakarken aklıma birgün buralara nostaljik bir duyguyla geleceğim ve çocukluğuma ait olacak nesneleri ve insanları arayacağım gelmemişti. Lakin bir Vefa borcu olarak da Üniversite Lisans bitirme tezi olarak aldığımız "Karamanoğlu Süsleme Sanatı" ile alakalı çalışma için memleketime geldiğimde yavaş yavaş sokakların ruhunu kaybetmekte olduğunu üzüntüyle temaşa ettim.
Düşünceye dalarak geçmişi hayal ettiğimde, birer ikişer katlı, bahçeli evlerin arasında Muammer amcayı görür gibi oldum. Nur içinde yatsın... Mekanlar kimliklerini kaybetmemek için can çekişirken o güzel insanlar, şehre asıl hüviyetini veren şahsiyetler de ebedi aleme göç etmekteydi.


Bilgeliğini, sevecenligini ve kendine has renkliligini unutamayacağımız değerimiz Muammer Amcayla pek çok anı vardır elbette. Babamdan dinlediğimiz bir tanesini aktarayım:

O yıllarda Karaman daha bir sakindi ve bisiklet ufak tefek işleri halletmek ve ulaşım için vazgeçilmez bir araçtı. Babam da işine bu şekilde gider gelirdi. Birgün yine eve dönerken yolda Muammer Amcayla karşılaşır ve "atla Muammer abi beraber gidelim" der. Bunun üzerine Muammer amca teklifi kibarca kabul eder ve bisikletin arkasına biner. Tabi tanıdık ve seven de çok olunca herkes selamda, latifede bulunur. Yol boyunca devam eden bu güzellik karşında Muammer amca:

"Vay be krallar gibi karşılanıyoruz" 

diyerek sesli düşünür.

Bilge şahsiyet aslında asıl krallığın insanların gönlünde olanı olduğunu bilmektedir. 


Yaşadığımız şehirlerle olan duygusal bağımızın oluşturduğu zihinsel haritanın içeriği ve zenginliği ne denli güçlü, manevi yönden tatmin edici ve cazibeli olursa bağımız ve aidiyetimiz de o denli güçlü olmaktadır. Mekanın ve insanın bütünleşmesi bu tesiri daha da artırır ve şehir asıl hüviyetini şahsi dünyamızda işte o zaman kazanır. 



Şu da bir gerçek ki yaşadığımız çevrenin bozulmadan geleceğe aktarılması geçmişle bağımızın sürdürülebilmesi açısından hayatîdır.Uzun bir fasıladan sonra, sokağa uzanan şahnişinin altını futbol kalesi yaparak plastik topla oyunlar oynadığımız, şehrin öz kimliğini oluşturan o güzide mekanların yerinde betonarme yapıları görünce adeta bizi maziye götürecek can damarını kaybetmiş gibi hissediyoruz. Zira sokağın herhangi bir sokaktan da farkı kalmıyor. İlkokul yıllarımın başlarında ikamet ettiğimiz ve bugün yerinde yeni yapı bir binanın bulunduğu evimiz de çift katlı, sokağa çıkması bulunan ve bahçeli konumlanmasıyla insan doğasına hitap ediyordu. Hemen yanında bulunan Dikbasan Camiinin minaresinden yayılan ezan sesi odalarımıza ve bahçemize doğru akardı. Camiinin geniş iç mekanında namaz saatleri haricinde yaramazca koşturduğumuzu ve şadırvanında sıcak yaz günlerinde hareretle su içtiğimizi hatırlarım.



Cami civarında yerleşen mahalle, sakinleri ve yapısıyla geleneksel Sivil mimarimizi ve gerçek manada mahalle kültürümüzü yansıtmaktaydı. Evimizin bulunduğu köşe başında bir çeşme ve küçük bir meydan, evlerin pencere ve çıkmalarından temaşa edilirdi. Meydandan içeri uzanan sokak çıkmaz sokak olup ev hanımlarının özellikle ikindi vakitlerinde çaylarını alıp oturduğu bulunmaz bir sohbet alanıydı. 


Ya yukarıda gece görüntüsünü izlediğimiz taş binaya ne demeli? Geçmişi günümüze taşıyan ünik yapılardan. Bizim ilkokul yıllarında kütüphaneydi. Google ve tayfasının olmadığı, bilginin emek ve sevgiyle özümsendigi yıllarda bilgi dağarcığımıza neler kattı neler. Bir de arka  sokaklarında Kayserilioğlu Halk Kütüphanesi ve Tartanlar Kitabevi vardı, onları da zikretmeden geçmeyelim. Taş binanın yan tarafı şehrin en merkezi park alanıydı. Sıra sıra dizilmiş ayakkabı boyacılarını hatırlarım; bazıları çocukluk arkadaşımızdı  O dönemde buranın bir motifi gibiydi. Parktan aşağıya, stadyuma doğru Molla Fenari Caddesi uzar. Bu caddeye şöyle bir yürüyüşe geçince hemen sağ taraftaki belediye iş hanına dogru ilk sokaktan giriyorsunuz, yirmi otuz metre yürüdükten sonra sola dönüp dar bir sokaktan ilerliyorsunuz. Sonra sizi geleneksel tek , çift katlı, yer yer toprak damlı, bazıları sokağa doğru çıkmalı  iki katlı güzide evler  karşılıyor. Üç dört dakikalık bir yürüyüşle Kemal Kaynaş Caddesine hafif bir eğimle iniyorsunuz. İşte sokağın tamda caddeyle birleştiği bu nokta, karlı kış günlerinde bizim kayak merkezimizdi. Malesef ki, üzülüyorum bu yolculuğu muhayyilemde yapıyorum. Zira bu yolculuk yaptığım mekanlar beton bloklarla dolu. Resim yeteneğim iyi olsaydı hayalimdekini kağıda aktarmak isterdim.  Karaman'da pek çok ev değiştirsek de son oturduğumuz ev işte tam da burada caddenin kenarında tek katlı, birbirine benzer kırmızı çatılı evlerden biriydi. Son ziyaretimde burada araçlar park etmiş, açık bir otopark vaziyetindeydi. Karşı komşularımızın bulunduğu kısımda da yekpare bir bina. Bakkal Ahmet abinin evi vardı burada. İki katlı bahçeli bir evdi ve ve bahçe duvarına bitişik küçük bir dükkanda bakkaliye işine baslamış, sonra Kemal Kaynaş Caddesi uzerinde bulunan binanın altına geçerek genişletmişti. Aradan geçen bu zamanda mahalleden neredeyse hiçbirşey kalmamış olması yürek burkucu. Buradaki yapılar senelerin yükü ve geçmişin birikimleriyle, aktardıkları yüklü hatıralarla bugünlere taşımışlardı bedenlerini. Tıpkı bir Alzhimer hastası gibi olmuş yollar sokaklar. Ruhunu yitirmiş yapılara terk etmiş. 


 İmaret Camiinin giriş kapısı kitabesini incelemek için gittiğimizde aklıma mabedin hemen karşısına düşen tek katlı geleneksel bir yapı tarzındaki dükkanıyla Berber Ahmet Amca geldi. "Damat taşları" , "talebe traşları" sesleri nameleriyle eski tarz makineyi alıp üç numara keserdi saçlarımızı. Ortaokula geçince makasla ayar çekdirmeye başlamış ve kendimi daha bir büyümüş hissetmiştim. Berber dükkanı görüntülerde yoktu. Bulunduğu yerde bir bina göze çarpıyordu. Hemen altındaki esnaflardan birinin kapısını çalarak selam verdik ve Ahmet amcayı sorduk.  Rahmetli olduğu ve apartmanın berber dükkanının bulundugu araziye yapıldığı söylenince üzülmemek elde değildi. Nur içinde yatsın. Geçmişe , şehre ve mekana mana veren  değerlerin izlerini sürerken ayrılışlara da şahit oluyorduk.

 Mekanla hemhal olmuş insanın yokluğu nostaljide kendini derinden hissettirir her zaman. Gönül isterdi dostları da mekanları da beraber görelim. Lakin bu akıp giden zamanda her daim mümkün olmuyor. ..


Sevgilerimle...


22 Ocak 2022 Cumartesi

Amarcord: Nostaljik Anımsamalar

 



Amarcord, İtalya'nın  klasikleşmiş çok sayıda filmine imza atmış yönetmeni Federico Fellini' nin ellerinden çıkmış usta işi bir yapıt. "Amacord" kelime anlamı olarak "anımsıyorum" manasında gelir ve yönetmenin çocukluk dönemini yansıtır. Faşizm dönemini ve ondan etkilenmiş sosyal hayatı mizahi bir dille hicveder. Tarihsel yönü olsa da esasında nostaljik göndermelerde doludur. Sanatçının çocukluğuna dair anımsamalarını, kendine has mizahi bir dille anlatırken İtalyan ailelerindeki karakterlerin ve diyalogların bize nasıl benzediğini de şaşkınlıkla izleriz.


İtalya'da şirin bir şehir olan Rimini'de doğmuş olan yönetmenin çocukluk anıları da bu şehirle bağlantılıdır. Hareketli ve canlı karakterler bu nostaljik anlatımın içinde kendini gösterir. Bir keşif döneminde olan ergen grubu, eğitim organları, killise, eğlence mekanları ve ikametleri arasında bir döngüde tasvir edilirken gerek eğitim kurumları gerekse kilise ve dini anlayış ironik bir dille betimlenir. Bu üslup mizahi bir yöne kayarken alaycı ve ironik bir çizgide seyreder. Dönemin figürleri, ideolojisi ve savaş sonrası faşist akımın lideri Musolini de bu özgür anlatıdan nasibini alır. Tarihsel yönü muhakkak ki gözden kaçmaz lakin Amarcord' da insanı asıl içine çeken, filme de orjinallik katan "anımsamalardır." İşte bu noktada izleyici bu nostaljide kendisini bulur. Çocukluğun evrensel bir duygu olduğunu hisseder. Arayışlar, heyecanlar, tutkular, keşifler ve ilk tecrübeler ne kadar da yakındır izleyiciye. 

  O sebebledir ki beyaz perdenin etkisi insanı çocukluğuna ve kendi "Amarcord" una götürür.
 

















20 Ocak 2022 Perşembe

Paris-Teksas ve Harry Dean STANTON' la Sinemasal Yolculuk



 Selam uykusuzlar. 


Sinemanın unutulmazlarından olduğu kadar özgün üslubuyla dinlediğimiz tatlı ve insanın içine işleyen müzik örnekleriyle de mest eden, tüm yönleriyle "sanatçı" diyebileceğimiz o güzel şahsiyetten bahsetmek ve  birşeyler karalamak niyetindeyim. Ustanın dilinden "blue eyes crying in the rain" le başlamak istedim. Tavsiyem siz de bir dinleyin ve rahatlayın. Zira parça bir yaz öğleden sonrası ağaç gölgesinde esen serin rüzgar gibi vuruyor. "Yağmurda ağlayan gözlerden" bahsediyor ki malesef hızlı tüketim müzik kültürünün içinde böylesi anlam yüklü sözleri bulmak bir hayli zor. 


Paris-Teksas, Ustanın başrol oynadığı, dramanın işlenişi ve müziklerin doğaya uyum sağladığı gibi karakterlerin haleti rûhiyeleriyle de ahenk halinde olan sinemanın başyapıtlarından. İşi daha da cazip hale getiren Kamera arkasında dümeni tutan beyaz perdenin dâhi yönetmenlerinden Wim Wenders. Tabi ki Filmde Travis'i canlandıran Stanton' a eşlik eden, izini sürdüğü eski eşi rolündeki Nastassja Kinsky. Travis Birleşik Devletler'in çorak arazilerinde arayış içerisinde, geçmişin ağırlığını içinde taşıyan, umudunu yitirmemiş lakin yitirmenin eşiğinde; kafasında kırmızı şapkasıyla absürd, amaçsız bir izlenim veren ancak bir o kadar da gizemli bir karakter. Perdedeki yansımasıyla sinemanın en ünik ve özgün karakterlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bunların yanısıra film insanı içine çekerken karakterle de izleyici arasında bir bağ oluşmaya başlar. Travis bize çok da uzak değildir. Sanki az önce mahallemizden, Muhabbet ettiğimiz kahvehanede ya da alnımızın terini akıttığımız tarladan, ırgatların arasından yürüyüp gitmiştir. Her insanın kalbinde taşıyabileceği boşluklara cevap bulabilmek için yoldadır. Bu yolculukta arayışı bir zamanlar beraber olduğu ailesi ve çocuğudur. Cevaplanması gereken sorular yoğun bir nostalji duygusuyla akseder. İçinde güçlü bir özlem ve boşluğu da barındırır. Filmin dramatik yönü izleyiciyi rahatsız etmez ve drama sonlandığında bile Travis'in kafasında kırmızı şapkasıyla bir yerlerde yolculuğuna devam ettiğini düşünebiliriz.


Yukarıda görmekte olduğumuz ustanın vefatından hemen önce, 91 yaşında kamera karşına geçtiği David Lynch'in 2017 yapımı "Twin Peaks Return" den bir enstantane. Bilge ve gizemli ihtiyarı eşine az rastlanır bir hikayenin sahnenin içinde görmekteyiz. Ara ara dizinin içinde kendini gösteren Stanton , kalitesi yüksek bu seriye daha başka bir ayrıcalık katmış diyebilirim. 1990'ların başında iki sezon yayınlanan seri aradan geçen 25 yılı aşkın bir süreden sonra cazibesinden pek de birşey kaybetmiş değil. 



Sigara Stanton'ın elinde çoğu zaman sahnelerde gördünüz bir öğe. Filmin içinde dramanın akışı ve ruh hallerine göre sigara bazen sinemacılar açısından vazgeçilmez bir parça olsa da Harry sanki "film çekerken sigara içmeme karışmayın" der gibidir. Son rol aldığı Lucky'de ara ara yaktığı sigaralar da filmin atmosferi içinde kendini gösterir. Lucky'de, Amerika'nın bu sakin kasabasında tek başına yaşıyan, yaşantısı ve diyaloglarıyla izleyici üzerinde tesir bırakan ihtiyar kahramanımız, kasabanın mekanlarında da bu alışkanlığıyla eleştirilmekte ve uyarılmaktadır. Kasabanın sakin sokaklarında arada bir dönüp mekana "kahpeler" diye seslenmesi de zamanında bu mekandan sigara yüzünden atılması sebebiyledir. 



David Lynch'in de konuk oyuncu olduğu bardaki muhabbet sahnesi, özellikle beğendiğim, sinemanın da en özgün sahnelerindendir. Derin ve hafif ateşli bir sohbetin ardından bardan çıkmak için ayaklayan Harry tam kapıdan çıkacakken sigarasını çıkarınca tepki alır. Bunun üzerine sigarasını indiren travis:

- "Birgün tüm bu korkularınız, önyargıların, ihtiraslarınız, kaygılarınız ve bu sigara yok olup gidecek. Geriye sadece bir hiç kalacak."

- O zaman Travis bize ne tavsiye edersin, ne yapalım?

- Gülümseyin






15 Kasım 2021 Pazartesi

Sinemanın Monalisa'sı : İngmar Bergman'ın Yaban Çilekleri


Selam Uykusuz Kardeşlerim.

 Söz konusu Bergmann ve sanatıysa bunu bir blog sayfasında ve belirli kısa bir zamanda ifade etmek güç lakin nacizane birşeyler karalamak niyetindeyim dostlar. Ürettiği eserin yekpare bütününe, yapım, yönetim ve senaryo hususlarında hakim usta sanatçı, atölyesinden çıkan eserlerin her noktasına bir imza atıyor. Sanatını yaşamıyla da özdeşleştiren yönetmen, kendi dünyasından örneklerle, insan olarak ortaklık gösterdiğimiz duygular dünyasına yolculuk yapıyor. Üniversite yıllarımda kampüste kütüphanenin sinema kısmından aldığım ve bir süre haşır neşir olduğum, sanatçının sinemayla olan yolculuğunu anlamamıza yardımcı olan bir kitabı da var; Büyülü Fener. Burada yer yer hayatın değişik evrelerinden; çocukluk, ilk gençlik yılları gibi devam edegelen süreçte yaşamın ve sinemanın bir bütün olarak birbirinden nasıl beslendiğini görebiliriz. Yaşamın reel yönüyle rüyaların da birbirinden nasıl beslendiğini çappıcı bir şekilde gözlerimizin önüne seren Bergman, sanatsal üslubunun belki de çekirdeğini oluşturduğunu düşündüğüm Yaban Çilekleri'yle her yaştan insanı kendince farklı ve bazı noktalarda birleşen bir yolculuğa çıkarmıştır.

Baş rolde büyük usta Victor Sjöström


Siyah beyaz bu şaheser, hissettirdikleriyle sinemanın ötesine geçmektedir.Başrolde aynı zamanda yönetmen olan Victor Sjöström, 80'li yaşlarında, yalnız bir profesörü canlandırıyor. Profesör Mezun olduğu Yund Üniversitesi'nden alacağı onur ödülü için Stockolm'den Yund şehrine seyahat halindeyken hayatında da bir gezintiye çıkar. Yaşadığı mekanlardan, çocukluğunu geçirdiği ve ölmüş olan eşiyle vakit geçirdiği yerlerden geçer. Bu seyahat esnasında geçmişiyle yüzleşir ve kendisini yargılar. Bu yer yer tüm yaşamının da bir muhasebesi gibidir. Tüm bu temalarıyla ağır bir hikaye olduğu düşünülmesin; izleyiciyi sıkmayan yumuşak bir havayı da bırakmadan akıcılığı devam eden bir yanı vardır. İzleyiciyi içine çeken ve etkisinde bırakan bu yapıt sanatsal gücü, karakterleri, hikayeyi anlatma biçimi, mekanları ve felsefesiyle unutulmaz bir eserdir diyebiliriz.

Rüya tasvirleriyle renklendirilmiş sahnelerde figürler belirli sembolik anlatımla sunulmuştur. Saat filmde dikkati çeken düşündürücü sembolik bir betimlemedir.




Vivaldi'nin ''Dört Mevsimi'', Dostoyevski'nin ''Karamazov Kardeşleri'', Da Vinci'nin ''Monalisa'' sı kendi alanlarında neyi ifade ediyorsa; İngmar Bergman'ın ''Yaban Çilekleri'' de sinema sanatı içerinde odur demekten kendimi alamıyorum, her ne kadar öznel bir yorum olsa da dostlar. Mutlaka izleyin derim. Hani benim ''ölmeden önce izlenecek, yapılacak şunlar bunlar gibi'' listelerim bulunmamakta lakin yine de okunması, gidilmesi, izlenmesi gereken şeyler de cidden var. Bu eser de onlardan biridir uykusuz kardeşlerim. Uykunuzdan çok da ödün vermeden, sabah işe okula geç kalma durumlarına girmeden akşam ya da gece ışık kapalı ve sessiz bir ortamda izlenmesi tavsiye edilir.

Kendinize iyi bakın uykusuz dostlarım.


4 Mayıs 2021 Salı

Stephen King'le Çocukluk Arayışları: Stand by Me (Benimle Kal)

 


Selamlar sinema dostlarım.

Bugünkü yazımızda bir Stephan KİNG uyarlaması 'Benimle Kal' filmi üzerinde kısa bir sohbet edeceğiz.Aileler de elbette ki bazı filmleri çocuklarıyla beraber oturup izlemek isteyebilirler.Bu ebeveynler için çocuklarıyla kaliteli vakit geçirme adına iyi bir tercih olabilir.Ancak burada filmin seçimi önem kazanmaktadır.Bazı filmlerde anne babalar sadece çocuğuma eşlik ediyim,beni yanında hissetsin yaklaşımıyla ekran karşısına oturunca ortak bir paylaşım olmamakta.Bu örnek verdiğim film bu durumu ortadan kaldırır nitelikte diyebilirim.Tercihen 12 yaş üzerine uygun kaçabilecek filmde,Stephen KİNG/in tatlı bir gizemiyle izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor.Senaryo sahibine bakıp aklımıza hemen gerilim dozu yüksek bir film gelmesin.Çok hafif dozda bir gerilim ve gizem verilmiştir.Kasabada işlenmiş bir cinayet ve sonucunda kayıp bir ceseti bulmak için yola düşerler.Maktul çocuğu buldukları sahne harici bir ölümle alakalı sahne yoktur.Filmin yapısına uygun olmayan cinsellik çalışmada pek yer edinmemiştir.Ergen yaşda çocukların birkaç kavgası harici şiddet ögeleri yoktur. Tercihen yukarıda yazdığım gibi belirli bir yaş grubunun üzerinde ailecek izlenebilecek filmdir.

KARABAŞ DEMETİ

 Dağın mahalleye doğru uzanan yamacını kaplayan bu renk lavantagillerden o çok faydalı ve bir o kadar da az bilinen karabaş otunun marifetiy...