20 Aralık 2019 Cuma

Şahsiyet Dizisi Üzerine Bir İnceleme



Selam uykusuzlar.

     Dizinin şiddet sahnelerini bir tarafa bırakıp Agah efendiyi muhitinde bir İstanbul beyfendisi olarak ederin merkezine alsak,tam manasıyla İstanbul kokan ve alabildiğine yerli ve bizden bir eserle yüzyüze geliriz.Lakin kadrajı biraz daha kaldırınca olay örgüsü bir dizi cinayetlerle bezenmiş tipik bir *seri katil* hikayesi bizi karşılıyor.Bu tarz olayların realitesi ülkemizde pek yaygın olmasa da yabancı menşeli gerilim-korku türlerinden aşinalığımız vardır.Şu bir gerçek ki seri bir katille maktul arasında bire bir ilişki genel olarak geçmez.Geçmişten gelen bilinçaltı etkenleri,çocukluk döneminden kalma sorunlar,katilin hayal dünyası gibi etkenlerden mütevellid bir hareket enerjisi ve yönelim vardır.*Şahsiyet*’in ana karakteri cinayetleri işlerken kimi maktullerle öncesi ilişkisi olmuşken kimileri sadece düşünce profiline uygundur.Agah efendiye can verecek oyuncu seçimi ise harbiden tam isabetli olmuş diyebilirim ki Haluk BİLGİNER bu tezatı,yani İstanbul Beyfendisi-seri katil şeklindeki madalyonun iki yüzünü betimlemede biçilmiş kaftan olmuş.Belki sadece kendi adıma konuşabilirim ama başka biri olsaymış dizi bu seviyede lirik ve cazip bir çekim alanı oluşturamazdı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

   *Şahsiyet* günümüzün tv izleme alışkanlığının farklı bir yöne evrildiğinin de bir göstergesi olarak *internet* dizisi şeklinde izleyiciye sunulmuş.Elbette ki bu da tıpkı bir klasik filmi hastasının arayıp bulması gibi bir motivasyon gerektiriyor.Dizi anlatım ve kurgusuyla bilindik formlardan bir hayli farklı ki her bir bölüm *sinema kalitesinde* bir özelliğe sahip.Sinematografi ve ışık kullanımında bunun ağırlığını görmek mümkün.Bir Gerilim-polisiye tarzı olmasının yanısıra *İstanbul* dizisi aynı zamanda.Böyle bir cümleyi kurduktan sonra akla şöyle bir soru gelebilir :”Eee kardeşim kaç dizi-film İstanbul dışında yapılıyor ki?Orası öyle lakin bizzat İstanbul kokan,karakterleri,insanların halet-i ruhiyeleriyle hem hal olmuş kaç İstanbul filmi var?Sadri ALIŞIK’ın baş rol oynadığı “Ah Güzel İstanbul”  zihnimde canlandı birden,Film İstanbul olmuş İstanbul filme dönüşmüştü.Dizinin yeni nesil ancak usta işi bir yapıt çıkaran yönetmeni Onur SAYLAK İstanbul’u betimlemeleriyle böylesine  ön plana çıkarmakla akıllı ve isabetli davranmış.Hafızalarda kalıcılığını artırıp estetik bir ambians vermiş.Agah efendinin bir dostuyla Çiçek Pasajında buluşup birkaç kadeh tokuşturduğu sahnede Beyoğlu’nun kalabalık ve keşmekeşinden dem vururken “benim soyadım Beyoğlu ben buraları terk etmem onlar terk etsin” diye serzenişi İstanbullu dizinin somut bir ifadesi olarak yansır.


     Kim derdi ki böylesine beyfendi bir adam seri cinayetlere soyunsun?Agah efendiyi bu temayüle sevk eden bir tetikleyici olmalıydı elbet.Ve bir gün sabah erken saatte kalktığında kedisinin yokluğunu hissedip aradığında  ölüsünü bulup veterinere götürdüğünde susuzluktan öldüğü haberini alıyor.Günlerdir kedisini unutmasının da müsebbibi olan *allzhimer* hastalığı teşhisi karakterimizin ruh halinde dalgalanmaya sebebiyet vererek bir fikir uyandırıyor:Madem ki herşeyi unutacağım neden olmasın?İşte bu varoluşsal dönüşüm anından sonra akşam evde  terliğini giyip tv karşına oturan ya da kitabını alıp satırlar arasında gezinen müşfik kahramanımız farklı bir cihete evrilir.Hayatına bir şekilde girmiş ya da girmemiş olsun temel niteliği “kötü” olan kişileri seçerek bir nevi temizlik işine girişiyor.Burada karşımıza büyük Rus Edebiyatçı Dostoyevski’nin *Suç ve Ceza* eserinde ortaya attığı önermeyle yüz yüze geliyoruz;  *zararlıyı öldürme eyleminin suç boyutu mu yoksa zararlının insanlık nezdindeki açtığı yaralar mı ağır başar?Zahiren bir canilik olarak algılansa da amaç edindiği misyonun fazileti burada eylemin ruhî tesirini hafifletmektedir.

    Spoiler sınırını aşıp heyecanı kaçırmadan belirtiyim ki tabi her seri katil senaryosunda olduğu gibi perdenin diğer tarafında işin adlî ve polisiye kısmı bulunmakta.Cinayetleri araştıran birim İstanbul Emniyetinden Asayiş Şubenin Cinayet büro amirliği.Burada gördüğüm kadarıyla polislik anlatımı ortalamanın biraz üzerinde diyebilirim.Burada ifade ettiğim mesleğin realitesine uygunluğu.Arka sokaklardaki gibi gerçeklikten uzak olmasa da tabi ki Nuri Bilge CEYLAN’ın *Bir Zamanlar Anadolu* çalışmasında Yılmaz ERDOĞAN’ın canlandırdığı Komiser rolü kadar hakkını veremiyor.Ancak genel anlamda Cinayet büro ve araştırmaları polisiye zevki vererek belirli bir kalite seviyesindedir.

    Anlatacaklarım bu kadar uykusuzlar.Benim gibi çok dizi hastası olmayanların da izleyebileceği ayarda bir yapım diyebilirim...
 


   






















15 Aralık 2019 Pazar

İnterstellar (Yıldızlararası) :Bilim kurgu’ ya duyguyu yüklemek


Selam uykusuzlar.

     Bazen olur da insana şöyle oturaklı bir bilim kurgu izleme isteği uyandığı olur.İşte o zaman cidden baydırıcı olmayan bir yapım bulması bir hayli zordur.Alışageldiğimiz kalıpların dışına çıkabilecek özellikleri de olmalı elbette.Zira alelade bu tarz bir çalışma için çılgın,yerçekimsiz ortamdan uzaklaşmayı göze alabilecek bir adam,bir uzay aracı ve evrenin x mekanlarında bilinmeyen tuhaf yaratıklar ve çevresel hadiselerle mücadele falan...Eğer biraz Amerikanvarilik barındırıyorsa Armagedonda olduğu gibi “dünyayı kurtarmaya soyunan” tipleri görebiliriz lakin tüm bu hengamelerin içinde sıradan safça insani duyguları pek de göremiyoruz:Özlem,vefa,hüzün gibi. Belki de benim için *interstellar* ı bu kadar özel kılan bu olmalıydı.Bunu filmi ikinci izlememde farkettim.

     Esasında filmin uzun uzadıya çözümlemesini yapmak niyetinde değilim.Birazcık da izleyip görün derim. Ancak bir iki noktaya parmak basmadan da geçemeyeceğim.2014 yapımı Christopher NOLAN filmi, usta yönetmenin karakteristik sinema dilini tüm eserlerde gördüğümüz gibi burada da yansıtmış. Salt bilim-kurgu sanatçının pek tarzı değil aslına bakacak olursan.Yine de neredeyse tamamen karakterine uygun bir yapımla karşı karşıyayız.İnception (Başlangıç) ‘da reel dünyanın dışına taşan çarpıcı hayal dünyası ve rüyalarla beslenen yapıtı biraz da haberci gibiydi sanki.*Memento* ‘yu anlatmaya gerek yok sanırım hayranları tersten giden kurgusunu iyi bilir ki bu hususta öncüdür.Yıldızlararasında baş kahramanımız Cooper (Matthew McConaughey) de yaşadığı yerkürenin geleceği için kendisi için kısa,kızı için uzun gelecek bir yolculuğa çıkacaktır iki yol arkadaşıyla beraber.Kızına sürenin bu kadar uzun gelmesi elbette ki sadece yol gözlemenin verdiği elemle alakalı değil;babasının evrende seyahatinde ışık hızına ulaşmaları ve buna bağlı olarak Einstein’’ın *izafiyet (genel görecelik) kuramı* da teoriye atfen zaman algısının değişmesidir.Babası da yola çıkarken “belki dönünce aynı yaşta oluruz” diyerek ipucunu vermiştir.

     Teknolojik epey bir gelişmeye rağmen filmdeki sahneler ve yaşam alanları da hayatın realitesinden uzak değildir.Baş kahraman Amerikan kırsalında tarla sürüp mahsul kaldıran,çiftlik evinde ailesiyle yaşayan bir vatandaştır.Bu kanımca çok tatlı ve insani bir ambians katmış.Film tüm zamanların yapılan bilim kurgu çalışmaları içinde üst sıralarda diyebilirim.1969 yapımı Kubrick’in *A Space Odesy* ve Tarkovsky’nin *Solaris-Stalker* yapıtlarını saymassak içinde işlenen duygu yüküyle izlediğim sağlam bir çalışma diyebilirim.Burada içeriğine girip kafanızı da bulandırmayacağım *solucan deliği,olay ufku,gravity*gibi astro-fizik terimlerini de barındırması fiziğin bu alanına ilgisi olanların da dikkatini çekebilir diye düşünüyorum.Yazcak aklımda daha çok şey var ama inanın saat gecenin 03:00’ı uyku gözümden akıyor,yarın işe gideceğim ve üstelik pazartesi.Düşünebiliyor musunuz?

Seviliyorsunuz...





KARABAŞ DEMETİ

 Dağın mahalleye doğru uzanan yamacını kaplayan bu renk lavantagillerden o çok faydalı ve bir o kadar da az bilinen karabaş otunun marifetiy...