Selam uykusuzlar...
Ahmet Hamdi TANPINAR "Beş Şehir" isimli eserinde kent tasvirini yaparken; "ya bu şehir sizi içine çeker ve bırakamazsınız ya da ona ebediyyen yabancı kalırsınız" der. TARKOVSKİ filmleri de bir manada öyledir diyebiliriz. Hiç tanımaz , tanımak da istemeyebilirsiniz ya da bazı kesitleri ve sözleri tıpkı bir vecize gibi aklınızda kalır. Her filminde bu zenginliği bulmak mümkün olsa da Solaris gibi bir uyarlama bilim-kurgunun içinde bunu görmek daha farklı duygular uyandırıyor.
Soğuk Savaş döneminde ve yer yer sonrasında da Bilimin ve bazen sanatın tahakküm ve kitleleri etkileme aracı , psikolojik harp malzemesi olarak bariz bir şekilde kullanıldığı dönem; Evet Rusya 1950'lerde "Sputnik isimli basit bir uzay aygıtını yerçekimi etki alanının hemen üzerinde gezdirir. Araç da insan ya da herhangi bir canlı yoktur ancak bu büyük dünya harplerinden sonra dünyanın kabadayılığına soyunan ABD'de büyük infial yaratır. Bu küresel süper güç olma kaygısı taşıyan Birleşik Devletler için bir aşağılık algısı ve kompleks oluşturur ki ilerleyen yılllarda bir dizi çalışmayla "ay macerasına" başlayacaktır. Yani daha kralını -tabi kendince- dünyaya izletmek için APOLLO serileri başlar. 1960'ların sonunda Ay yüzeyinde Amerikalıları görürüz ki aradan elli senenin üzerinde bir zaman dilimi geçmesine rağmen sıkıcı gelmiş olmalı ki hala kimseyi o günlerdeki gibi zıplarken göremiyoruz. Bu tartışmalı konuyu es geçip başka bir zamana bırakırsak, bu hegomonyanın bilim üzerinden global bir şekilde hissettirilmeye çalışıldığı bu dönemin ardından insanın uzaya açılmasını merkez alan ya da uzay temalı filmleri görürüz. Bunlardan *Star Wars ve Spacey Odesy" gibi klasikleşmiş yapıtların hemen ardından öyle bir eser beyaz perdede kendini göstermiştir ki tüm algıları ve klişeleri yıkmıstır. Solaris' i digerlerinden ayıran alameti farika yerkürenin uzaklarına açılmanın salt bir güç gösterisinden uzaklaşıp insanın evrensel anlamına eğilmesidir diyebiliriz. Bu anlam arayışlarını diyaloglara da bulmak mümkündür.
Başkarakter Solaris evreninde maddi alemde fani olan değerlerle yüzleşir. Bunlardan biri de kaybetmiş olduğu eşidir. Dünya hayatının ebedi alem öncesi bir geçiş noktası olduğu paradigmasıyla bedenin kaybolsa da aslolan insanın özünün ve manasının yok olmadığı düşüncesi bağlamında bir yolculuğa çıkarır bizi Tarkowski. Filmin derinliği üzerine söylenecek çok şey olsa da muhteviyatın zenginliğini fazla spoiler vermeden göstermek istedim. İzlenilesi bir eser; tıpkı klasik bir edebiyat çalışması gibi bir ömür anekdotlarıyla dimağımıza zenginliğini katacaktır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder