Selam Uykusuzlar
Nostalji bazen ruhumuzu öyle bir sarmalıyor ki kendimizi alamıyoruz değil mi dostlar?Ahmet Hamdi TANPINAR'ın ifadesi düşüyor inceden..."neydi bizi daussılaya çeken?Yaşadığımız mekanlar mı yoksa artık yanımızda olmayanların eksikliğinin verdiği duygu mu? Ama eksilen ya da ayırdına yüzleştiklerimizle vardığımız gerçekler olmalı.
Atıf YILMAZ’ın sadece Türk sinemasına değil dünya kültür mirasına da dahil ettiği bu perdeye siyah-beyaz yansıyan yapıt saflığın ve güzel görebilmenin de dersini veriyor sanki.Haşmet İbriktaroğlu İstanbul’un varlıklı bir ailesinden gelmiş ,miras kalanları da tükettikten sonra Boğaz’a nazır bir derme çatma kulübede hayatını idame ettirmektedir.Yalılarda büyüyen Haşmet’in ilerleyen zamanda bu mütevazi mekanında bir misafiri olacaktır.İstanbul’a ünlü olmak için Anadolu’nun bağrından gelen bu saf ve temiz kızı mekanına davet eder.Kulübenin önüne geldikleri vakit kız "böyle bir yerde mi yaşıyorsun" imasında bulununca Haşmet "orası kulübe-i ahzandır" diye ahşaptan yuvasını gönlündeki şemaliyle tasvir eder.Güzel temaşa eden gözler dile de letafetle akseder.Yapının biçiminden ziyade taşıdığı ruha atıfda bulunur.Gerçekten o da sevecektir bu hüzünler kulübesini.Yalılarla arkadaşlık eden bu çatı zahirinde uyandırdığı ihtişamla değil , duygulara yansımış kimliğiyle daha asil durmaktadır.
Seküler ve maddiyatçı bir anlayışın tahakküm ettiği bu dünyada bir nebze de olsa huzuru şekillere kapılmadan yakalayabilmek...Asıl zenginliğin farkına varmak bu olsa gerek.
Sevgilerle.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder