İnsan değişik bir varlık harbiden.Çoğu zaman pratik bir biçimde eline birşeyin geçmediğini hissettiği an yaptığı işin beyhude olduğu yanılsamasına kapılır.Felsefe de tarih boyunca bu boş yargılamadan payını almıştır diyebiliriz zira Atina sokaklarında gezip zihinleri çalıştıracak sorularla insanı terleten, bilgece sözlerle yaşam hakkında düşünmeye zorlayan Sokrates de mahalle köşesinde sağı solu kesip geyik yapan ergenlere iki laf paralayan Bilge çocuk da aynı dertten muzdariptir.Sokrates yolda durdurduğu apestolalis’e (uydurma isim) “ ne için yaşıyorsun” diye sorduğunda o sadece bir arkadaşının kuyusunu kazmakla meşguldü belki de.İnsan ise Sokrates’e göre benliğinin üzerine gidip hakiki Erdem’e ulaşmalıydı.İşte burası zor olan nokta,kim niye uğraşın ki?
Lisede felsefe derslerimiz her ne kadar “felsefe yüklü” geçmese de “Aristo” lakaplı bir hocamız vardı ve kitabın bir özetini basmakalıp anlatıp geçer sonrada sınıfı serbest çalışabilirsiniz diye bırakır kafayı önünde eğer ne yaptığını anlayamadığımız birşeylere kafa yorardı.Yine böyle tatsız tuzsuz bir felsefe dersinde atmosferin olağanüstü baygınlığının etkisiyle sıra arkadaşım o efsanevi soruyu sordu; * felsefe beden gerekli ki?*
Cansız ve bezgin bir biçimde uyuşuk beyinlere bir nebze de olsa girebilme umuduyla cebelleşen Aristo birden gardını alıp canlandı.Gözleri açılmış ve bütün dikkati sıra arkadaşımın üzerinde toplanmıştı.Sorunun üzerinden birkaç saniye geçmişti ki o oldukça basit anlaşılır efsanevi cevabı yapıştırdı: “İnsan sadece yemek masasıyla tuvalet arasında gidip gelmek için dünyaya gelmemiştir”Evet Aristo tam da tarzına uygun bir cevap vermiş,entel kelimelerle süslememişti lakin hepimiz felsefenin gerekliliğini anlamıştık.Ya da ben anlamıştım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder